Bölüm 3 - Arayış
Arkasına yaslanmış elindeki dergiyi kurcalıyordu. Sayfaları okuduğu söylenemezdi. Sadece başlıklara hızlıca göz gezdiriyordu. Oturduğu kafede beklerken oyalanmak için bunu bulabilmişti. Saat 14:00’te buluşması gerekiyordu onlarla. Numaralarını madam Katherine’den almıştı. İsimleri Matthew ve Sinem’di. İkisinin de hakkında fazla şey bilmiyordu. Aslında hiçbir şey bilmiyordu. Başlangıçta onları nasıl görüşmeye ikna edeceği konusunda çok düşündü. Telefon edince onlara ne söylemeliyim? Onlara rüyalarda bahsedince benimle dalga geçerler mi? Rüyalarımın ne olduğunu anlamama yardımcı olabilirler mi? Nasıl oluyorda hepimiz aynı kişiyi rüyamızda görebiliyoruz? Kafasında bu tarz sorular vardı sürekli. İlk telefon görüşmesinde çok heyecanlanmıştı. Cümleleri toparlaması çok uzun sürmüştü. Matthew’i ikna etmek için ona Bay X’ten bahsetti. Ondan sonrası çorap söküğü gibi gelmişti zaten. İkinci konuşması ilkinden daha kolay olmuştu şüphesiz. Bay X’i anlatır anlatmaz kız ikna olmuştu.
Garson Semih’in masasına yaklaştı. Elinde kahve fincanı duruyordu. “Buyrun efendim.” dedi ve fincanı masaya koydu. Semih böyle durumlarda teşekkür etmeyi ihmal etmezdi, ancak içinde bulunduğu ruh hali sağlıklı düşünmesine engel oluyordu. Kahvesinin geldiğini bile bir kaç dakika sonra farkedebildi. Fincana uzandı ve bir yudum aldı. Tam ihtiyacı olan şeydi bu; acı, kremasız ve şekersiz kahve. Bütün gece uyumamıştı yine. Kafasında sürekli sorular vardı. Cevap bulması gereken sorular. Kapıdan sarı saçlı 1.80 boylarında bir erkeğin içeri girdiğini gördü. Genç etrafa bakındı ve sonra Semih’i farketti. Semih farkedilmek için kırmızı bir fular takacaktı. O salak fuları takmış olmak onu deli ediyordu. Ama stres altında verebildiği tek karar buydu ki mantıklı olması da gerekmiyordu zaten. Genç adam Semih’e yaklaştı ve “Merhaba ben Matthew.” dedi. Matthew enerjik bir adamdı. Çok hareketliydi, belki de hiperaktifti. Gergin olduğu ve huzursuz olduğu anlaşılıyordu her halinden. Masaya oturdu. Kısa bir tanışma faslından sonra konuyu konuşmak için Sinem’i beklemeye başladılar. Bu konu üçü içinde çok önemliydi. Sinem’i beklemeden başlamaları büyük saygısızlık olurdu.
Bir kaç dakika sonra içeri bir kadın girdi. Siyah düz saçları çok parlak ve temiz görünüyordu. Giyimi de çok düzgündü. Kendinden emin bir yürüyüşü vardı. Kadın içeriyi bir müddet süzdü. Sonra Semih’in fularını farketti. Masaya yaklaşmaya başladı. Semih’in kalbi hızla çarpıyordu. Büyülenmişti adeta. Sinem’in bu kadın olma ihtimali bile heyecanlandırmıştı onu. Kendi kabuslarını düşündü. Daha ilk kabustan sonra çökmüştü. Ne kendisine bakıyor, nede doğru düzgün yemek yiyebiliyordu. Oysa karşısındaki kadın o kadar sağlam duruyordu ki, kötü günler geçirdiğine inanmak mümkün değildi. Sadece gözlerinin altındaki morluklar uykusuz olduğunu ele veriyordu. O morluklara kapatıcının bile faydası dokunmamıştı. Masaya gelince elini Semih’e uzattı ve “Merhaba ben Sinem. Geciktiğim için özür dilerim.” dedi. Semih bu görüntü karşısında ne diyeceğini bilemiyordu. Onun gibi güçlü olabilmek için neler vermezdi.
İçeceklerini sipariş ettikten sonra konuyu konuşmaya başladılar. Önce Sinem onlara rüyalarını anlattı. Sonra Matthew ve en sonda Semih. Hepsi korkunç şeyler görmüşlerdi. Rüyaları sanki gerçek gibiydi. Hissedebiliyorlar ve rüyada olduklarını farkedebiliyorlardı. Korkuları, acıları, heyecanları ... Hepsini hissediyorlardı, sanki gerçekten o anı yaşıyorlarmış gibi. Ama en kötü olanı ise saniye saniye her anı hatırlamalarıydı. Sanki rüya değilde hayatlarından bir kesit, bir anı gibiydi bu kabuslar. Konuştukça gördüklerinin aslında birbirine çok benzediğini farkettiler. Biri rüyasında yılan görürken bir diğeri solucan görmüştü. Birisi saray görürken diğeri şato yada benzeri bir yapı görmüştü. Bunlar gibi bir çok benzer nokta vardı rüyalarında. Çok önemli bir şeyi farketmişlerdi üstelik. Hepsi rüyaları aynı anda görmüşlerdi. Aynı günde, aynı saatte. Rüyaları ne kadar korkunç olursa olsun onları asıl tedirgin eden Bay X’ti. Üçüde o korkunç kırmızı gözleri görmüştü ve o gözlerden deli gibi korkuyorlardı.
Saatlerce tartıştılar. Nasıl oluyorda aynı anda rüya görüyorlar? Neden benzer şeyler görüyorlar? Bay X kim? O kadar çok cevaplanması gereken soru vardı ki, nereden başlayacaklarını bile bilmiyorlardı aslında. Bu onlar için çaresiz bir arayıştı sanki. Tartışma onları iyice yormuştu. En kötüsü ise hiçbir şey bulamamış olmalarıydı. Matthew saatine baktı, “Ben artık kalkmalıyım. Sizinle burada buluşmak çok güzeldi. En azından artık yalnız olmadığımı biliyorum. Çok teşekkürler.” dedi. Sinem “Asıl ben teşekkür ederim.” diyecek oldu, ancak Matthew’in yanındaki iri yarı adamı görünce sustu. Adam kahverengi bir palto giyiyordu. Sağlam bir yapısı vardı. Vücut çalışıyordu şüphesiz. Saçlarının bir kısmı beyazlaşmıştı ve suratı çökmüş görünüyordu. Elini Matthew’in omzuna koydu ve “Evet dostum biliyorum, yalnız değilsin.” dedi. Matthew kafasını çevirip ona baktı. Gözleri büyümüş, titremeye başlamıştı. Adamı görmekten memnun olmadığı her halinden belliydi. Bu düşüncelerini pekiştiren şey, suratına yemiş olduğu sağlam bir yumruk oldu.
Yorumlar
Yorum Gönder