Bölüm 13 - Kaos'un Gözü


            Gözlerini açmakta güçlük çekiyordu. Önceki gece çok az uyumuştu. Temizlik odasında bulduğu anahtar ve not sürekli kafasını kurcalıyordu. Kim bırakmıştı onları? Daha da önemlisi bırakan kişi Semih’ten ne istiyordu? Bu sabah hazırlanması önceki günlere göre daha zor olmuştu. Toplamda üç saate yakın uyuyabilmişti ancak. Nasıl uyuyabilirdi ki zaten. Tamamen yabancı olduğu bir ortamda, hiç tanımadığı birisi ona özel not bırakmıştı. Üstelik bunu odasına girerek yapmıştı. Bu düşünce bile onu korkutmaya yetiyordu. Kafasındaki düşünceleri savuşturup hazırlanmaya başladı. Bitkin hissediyordu kendini, hazırlanması normalden daha uzun sürmüştü.

            Yemekhaneye geldiğinde kahvaltı saatinin bitmesine az kalmıştı. Sıraya girip kahvaltısını aldı ve salonda Sinem’i aramaya başladı. Masalara uzunca bir süre göz gezdirdikten sonra Sinem’i farketti. Karşısında siyahi bir adam oturuyordu. Semih garip hissetmeye başlamıştı. Kimdi bu adam ve Sinem’le neden muhabbet ediyordu. Üstelik ikisi de muhabbetten keyif alıyor gibi görünüyordu. Semih’in içini garip bir duygu kaplamıştı. Sonra birden kendine geldi. Silkindi ve yere odaklandı. “Gerçekten Sinem’i kıskanıyor olamam değil mi?” diye düşündü. Bu his ona çok yabancıydı. Ergenlik çağından beri kimseyi kıskanmamıştı. Mantıklı düşündüğü sürece kıskanmaya gerek olmadığını savunurdu. Oysa şu an hissettiği şey tüm düşüncelerinin tersiymiş gibi geliyordu ona. Daha da ilginci, Sinem’i kıskanması için bir sebebi yoktu, yada en azından o öyle düşünüyordu.

            Kendini toparladıktan sonra masaya doğru yürüdü ve “Günaydın” diye seslendi. “Günaydın” diye karşılık verdi ikisi de. Ardından Sinem, adamla Semih’i tanıştırdı. “Seni Udo Kwame Adeyemi ile tanıştırayım. Princeton üniversitesinin Fizik bölümünden mezun olmuş ve yine aynı üniversitede doktorasını tamamlamış. Üç yıldırda CERN’in fizik deparmanında çalışıyormuş.” dedi Sinem. Semih o sırada ikisine de ifadesizce bakıyordu ve Sinem’in dediklerinin çoğunu da takip edememişti zaten, çünkü adamdan rahatsız olmuştu. Sinemle nasıl bu kadar çabuk kaynaştıklarını anlayamamıştı. Semih’in aklından bunlar geçerken Sinem Semih’te bir gariplik olduğunu farketti. Üstelik yorgun görüntüsü de her halinden anlaşılıyordu. “Sen iyi misin? Hala yorgun görünüyorsun.” dedi Sinem. Semih bir an için ona seslenildiğini anlamadı. İfadesizce masaya bakıyordu. “Semih sana söylüyorum.” diye tekrar seslendi Sinem. Bu sefer sesi biraz daha yüksek çıkmıştı. Semih yerinden irkildi. “Sen iyi misin?” diye sordu Udo. Semih düşüncelerinden birden koparılınca ortama adapte olması zaman alıyordu. Yorgun olmasıda bu süreci hızlandırıyordu haliyle. Boş boş ikisininde yüzüne baktı. Sonrada “Evet iyiyim.” dedi. “Sen yorgun olduğun için erken ayrılmıştın, ama pekte dinlenmiş görünmüyorsun.” dedi Sinem. Semih’in aklına dün akşam yaşadıkları geldi. Temizlik odasındaki not ve anahtar gözünde canlandı birden. Anahtarın çok önemli olduğunu biliyordu ve bu yüzden sürekli yanında taşımalıydı. Anahtar aklına gelince yanında olup olmadığını kontrol etmek için cebine dokundu. Anahtarı hissedince rahatlamıştı. Sinem bunu farketmişti ve şüpheli bakışlarla Semih’i süzdü. Semih paniklemişti ama belli etmemeye çalışıyordu. Bir an nasıl bir bahane söyleyeceğini düşündü. Sonrada “Dün akşam pek uyuyamadım. Gece karnım ağrımaya başladı. Sanırım hala alışamadım bu ortama.” dedi. Sinem bu cevabından tatmin olmamıştı ama üstelemedi de. Udo “Geçmiş olsun, umarım şu an iyisindir.” dedi. “Teşekkür ederim daha iyiyim şimdi.” diye karşılık verdi Semih. Udo’nun kibarlığı Semih’in hoşuna gitmişti ama yinede masada olmamasını diliyordu.

            Sinem Semih’in tavırlarından rahatsız olmuştu ve şüphelenmeye başlamıştı. Semih Sinem’in bakışlarından bunu anlayabiliyordu. Bir süre sohbet ettikten sonra Udo “Ben eğitim öncesinde odama uğramalıyım. İzninizle ...” diyerek masadan kalktı. Udo Masadan uzaklaştıktan sonra Sinem Semih’e döndü ve “Senin neyin var?” diye sordu. Semih bir an duraksadı. Sinem’e dün akşam başından geçen olayı anlatmalı mıydı? Eğer anlatırsa muhtemelen Sinem bundan rahatsızlık duyacak ve ona müdahele edecekti. Anahtardan kurtulmasını ve belkide ortalıkta yalnız dolaşmaması gerektiğini söyleyecekti. Semih Sinem’in koruyucu bir tavır takınacağını biliyordu. Olanlar konusunda bu kadar meraklıyken korunmak istemiyordu. Ayrıca bunu kendine saklarsa kendisi için daha iyi olacağını düşünüyordu. Bu yüzden susmayı tercih etti. “Bir şeyim yok. Dedim ya, dün akşam midem biraz rahatsızdı uyuyamadım sadece.” dedi Semih. Sinem Semih’e inanmamıştı. Semih’e yalan söylediği için çok kızmıştı. Hızla masadan kalktı “Bende odaya uğrayacağım. Eğitimde görüşürüz.” dedi. Sonrada oradan uzaklaştı. Semih kendini kötü hissetmişti. Tek güvenebileceği kişi Sinem’di ama bunu ona söylemek Semih’e mantıklı gelmiyordu. Elbette söyleyecekti ama bunun için doğru zamanın gelmesini beklemeliydi. Bir kaç dakika sonra Semih de masadan kalktı ve odasının yoluna koyuldu.

            Eğitim saati gelmiş herkes salondaki yerini almıştı. Semih, Sinem ve Udo yanyana oturmuşlardı. Salondakiler yine bir süprizle karşılaşacaklarından emindi ve yüzlerinden heyecanları okunabiliyordu. Sadece bir kaç tanesi soğukkanlı davranıyordu. Yada davranmaya çalışıyorlardı. Kimsenin bu yaşananlardan sonra olanlar normalmiş gibi davranmasını beklemiyordu Semih. En azından ona göre böyle düşünebilen birisi insan olamazdı. Bu sırada salona Dr. Krueger ve Matthew girdi. Yanlarında 1.80 boylarında siyah saçlı kirli sakallı, kırklı yaşlarında bir adam vardı. Üzerine laboratuvar önlüğü giymişti. Kürsüye geldi ve elinde duran cihazı kürsünün yanında duran masanın üzerine bıraktı. Bu bir çeşit aptal terminale benziyordu. Adam bir süre terminali hazır etmekle uğraştı. Bu esnada dışarıdan iki kişi, tekerlekli masa üzerinde büyük bir şey getirdiler. Üzeri siyah kalın bir örtü ile kapatılmıştı, bu yüzden masanın üzerinde ne olduğu anlaşılmıyordu. Adamlar masayı terminalin bulunduğu masanın yanına bıraktılar ve kürsünün gerisine çekildiler. Kirli sakallı adam terminal ile masanın üzerindeki şeyi bir kablo ile birbirine bağladı. Adam bunları yaparken Matthew kürsüye çıktı. “Herkese günaydın.” diye seslendi. “Bugün herkesin daha iyi olduğunu umuyorum. Eğer hazırsanız Prof. Nathan Lauper size Kaos’un Gözü’nü anlatacak.” dedi ve kürsüden indi.

            Profesör Lauper terminal ile olan işini halletmişti. Kürsüye çıktı ve “Herkese tekrardan günaydın. Bugün size Kaos’un gözünü anlatmaya çalışacağım. Öncelikle bir uyarıda bulunmalıyım. Bu projede çalışacak arkadaşları çok yoğun bir tempo bekliyor. Maalesef bu projeyi tekrar bitirmek için fazla zamanımız yok.” dedi. Salondakiler tekrar lafını duyunca biraz şaşırmıştı. Udo bu lafı garipsedi ve araya girerek “Tekrar derken ne demek istiyorsunuz?” diye sordu. Salondakiler bu soruyu çok yerinde bulmuştu. Bütün salon meraklı gözlerle Profesör Lauper’e bakıyordu. Profesör Lauper bu soruyu bekliyormuş ve daha önceden cevabı hazırmış gibi konuştu. “Ben bu projeye üç yıl önce başladım. Başladıktan bir yıl sonra bu projenin başına geçirildim ve o zaman bunun aslında yeniden başlatılan bir proje olduğunu öğrendim. Sanırım daha fazla detayı anlatmadan önce projeyi anlatmak daha doğru olur. Dr. Krueger, rica etsem cihazı konuşma modunda çalıştırır mısınız?” dedi Profesör Lauper.  “Elbette.” diye cevap verdi Dr. Krueger ve masanın üzerinde duran örtünün altında bir tuşa bastı. Örtünün altından periyodik bir kaç bip sesi geldi. Son olarakta uzun bir bip sesi geldi. Bu esnada Matthew terminaldeki yazılımda bir kaç ayar yapıyordu. Sonra Dr. Krueger ve Matthew masanın üzerindeki örtüyü kaldırdı. Örtünün altından büyük beyaz bir cihaz çıktı. Cihazın ortasında oval kırmızı ışıklı göz benzeri bir şey vardı. Bu göz yarım küre şeklindeydi ve dışa doğru çıkmıştı. İçerisinde onlarca kamera hızlı bir şekilde etrafı inceliyordu. Dışa doğru çıkık olması görüş açısını genişletmek içindi şüphesiz. Gözün sağ ve sol tarafında içe doğru oyuklar vardı. Bu oyuklar karanlıktı ve içinde ne olduğu görünmüyordu. Cihaz yaklaşık on beş saniye boyunca etrafı inceledi. Sonra arkasından bir kaç sayfa kağıt çıkardı. Sanki o an bir analiz yapmış ve sonucunu çıkartıyormuş gibiydi. Dr. Krueger çıkan kağıtları hiç bakmadan katladı ve bir zarfın içerisine koydu. Sonrada zarfı yapıştırdı. Ardından cihazın tuşuna basıp kapattı ve Matthew’in yardımıyla tekrar üstünü örttüler. Dr. Krueger arkalarında duran iki adama işaret etti. Adamlar hemen cihazı terminalden söktüler ve odadan çıkardılar. Odadaki herkes şaşırmıştı. İfadesizce kürsüde duranları süzüyorlardı. Profesör Lauper’in cümlesi bu anlamsız sessizliği bozdu. “Sanırım artık eğitime başlayabiliriz.”.

            Dr. Krueger salondaki koltuklara doğru yürüdü. Sinem’e yaklaştı ve elindeki zarfı ona uzattı. Sinem şok olmuştu. Meraklı gözlerle Dr. Krueger’a bakıyordu. “Lütfen bu zarfı ben söyleyene kadar açmayın Sinem hanım.” dedi ve zarfı ona vererek kürsüye geri döndü. Sinem elindeki zarfa bakakalmıştı. Bu esnada Profesör Lauper konuşmasına başlamıştı. “Fizikçi olsun yada olmasın aranızda mutlaka kaos teorisini duymuş olanınız vardır. En azından kelebek etkisine aşikarsınızdır. Evrende gerçekleşen her şeyin birbiri ile bağlantılı olduğunu ve aslında tüm düzensiz şeylerin bir düzene sahip olduğunu açıklayan teoridir bu. Çok ufak değişikliklerin uzun vadede çok büyük sonuçlar doğurabileceğinin bilimsel kanıtıdır aynı zamanda. Bunun yanında eğer evrendeki her şeyin anlık konumunu ve davranışını bilirsek, yani o an evrendeki tüm parametreleri bilebilirsek bir sonraki anı hesaplayabileceğimizi de söyler. Bu teoride doğru bir yaklaşımdır ancak bunu yapabilmek için bilinmesi gereken çok fazla değişken vardır ki bizde araştırmalarımıza bu noktadan başladık. Öncelikle çok az parametre içeren test ortamları ve simülasyonlar geliştirdik. Uzun bir süre sonucunda elde ettiğimiz veriler ve oluşturduğumuz denklemler olumlu sonuçlar vermişti. Ancak süreç uzadıkça ve parametreler arttıkça denklemlerimiz tamamen kullanışsız hale geldi. Bir yıl boyunca yaptığımız çalışmalar geleceği tahmin etme konusunda başarılı olamamıştı.” dedi profesör. Salondakilerin çoğu profesörün son söylediği lafı duyduklarında irkilmişlerdi. Udo şaşkına dönmüştü. “Bu adamlar böyle bir şeyin yapılamayacağını anlayamamış sanırım” diye söylendi kendi kendine. Salondaki bazı kişiler bu çalışmanın boş çaba olduğunu düşündüğü için bir yıllık çalışmanın sonuç vermemesine gülmüşlerdi. İçlerinden bir tanesi ukala bir tavırla “Bir yıl değil on yıl çalışsanız da yapamazsınız zaten bunu.” dedi. Profesör Lauper bu söylenilen laftan rahatsız olmuştu ancak saygısızlık etmek istemediği için konuşmasına devam etti. “Bir yıllık çalışmadan sonra ben projenin başına geçirildim. Projenin başına geçirildiğimde bunun on üçüncü kez yeniden başlatılmış bir proje olduğunu ve yaklaşık 60 yıldır üzerinde çalışıldığını öğrendim.”. Salondaki bazı kişiler iyice şaşkına dönmüşlerdi. Bu kadar uzun sürede bu kadar çok deneme yapmak ve pes etmemek çok anlamsızdı. Herkes bunun gereksiz bütçe ve zaman kaybı olduğunu düşünüyordu. Salondaki ukala bir kaç kişinin yüzündeki gülümseme daha da artmıştı. İçlerinden bir tanesi sinir bozucu bir kahkaha attı ve “Yaklaşık 60 yıldır böyle bir şeyin yapılamayacağını ispatlamaya çalışıyorsunuz yani.” dedi. Dr. Krueger bu ukala adama sert bir bakış attı. Ürkütücü ve kendinden emin bir sesle “Hayır Profesör Rancourt, yaklaşık 60 yıldır geleceği ikinci kez görmeye çalışıyoruz.” dedi. Bu cümle karşısında adamın yüzündeki gülümseme birden kayboldu. Suratı ifadesizce donup kalmıştı. Salondakilerin durumu Profesör Rancourt’unkinden farklı değildi. Herkes küçük dilini yutmuş gibi duruyordu. Bir müddet derin bir sessizlik hakim oldu salona. Sonra Dr. Krueger konuşmaya devam etti. “Bundan 58 yıl önce bu proje ilk kez başlatıldı. O zamanlar burası böylesine gelişmiş bir tesis değildi. Üzerinde çalışılan çok fazla proje vardı. Ancak çalışan bilim adamı sayısı maalesef yetersizdi. O dönemin en parlak bilim adamlarından biri bu projenin sorumluluğunu tek başına üstlendi. Altı yıl sonra oda büyüklüğünde bir cihaz tasarlamıştı. Tüm testleri tamamladıktan ve cihazın kontrollerini bitirdikten sonra, sadece bir kereliğine cihazı çalıştırdı. Bu çalışma sonucunda cihaz binlerce sayfalık çıktı vermişti ve çalışması 2 hafta sürmüştü. Bu çalışma işleminden bir kaç gün sonra, projeyi yaratan kişi cihazın bulunduğu odayı ve tüm çıktıları ateşe verip ortadan kayboldu. O günden sonra da bir daha onu gören olmadı. Bu adam cihazı çalıştırdığını hiç kimseye söylememişti ve çıktılardan hiç kimseye bahsetmemişti. Cihazın bulunduğu odadaki yangın söndürme işlemleri tamamlandığında cihazın iş yapabilecek hiç bir parçası kalmamıştı, ancak 218 sayfalık çıktı kısmi hasar ile kurtarılabilmişti. Biz bu cihazın çalıştığını elimizdeki 218 sayfalık çıktı sayesinde biliyoruz. Çünkü bugüne kadar elimizdeki 213 sayfada bulunan bilgilerin hepsi eksiksiz gerçekleşti ve geriye henüz zamanı gelmemiş 5 kaldı ki bu 5 sayfa aynı zamanda sizin burada olma sebebiniz.”.

            Semih öylece kalakalmıştı. Dr. Krueger’ın söylediklerinden sonra ne düşüneceğini dahi bilemiyordu. Bundan 58 yıl önce bir insanın geleceği görebilen bir cihaz yapmış olması inanılacak gibi değildi. Ama daha inanılmaz bir şey vardı, bu kadar bilim adamının sadece 5 sayfalık çıktı için buraya getirilmiş olması. Semih silkelenip salondakilere baktı. Herkes donup kalmıştı. Bir kaç kişinin ağzı açık kalmıştı hatta. Bunlardan bir tanesi de ukalalık taslayan profesördü. O adamı böyle görmek Semih’in hoşuna gitmişti. Sonra dönüp Sinem’e baktı. Sinem bir şey söylemek istiyor gibiydi. Suratında şaşkın bir ifade vardı. Ve sonunda ağzından o kelimeler döküldü. “Peki bu beş sayfada bu kadar önemli ne yazıyor?” diye sordu Sinem. Bu salondaki herkesin aklından geçen ortak soruydu şüphesiz. Dr. Krueger önce bakışlarıyla salondakileri süzdü. Sonra Sinem’e döndü ve “Dünyanın sonu, Sinem Hanım.” diye cevap verdi. Semih Sinem’in gözündeki korkuyu görebiliyordu. Dahası salondaki herkeste aynı korku vardı. Dr. Krueger konuşmasına devam etti. “Bu cihaz büyük çaptaki etkileşimleri gösterebiliyordu. Bunların içerisinde doğal afetler, terörist saldırılar, salgın hastalıklar ve insanların hayatını etkileyen büyük olaylar var. 1964’teki Alaska depremi, 1999 yılındaki Gölcük depremi, Körfez savaşı ve bunun dışında daha bir çok olay elimizdeki çıktılarda mevcut.” dedi Dr. Krueger. Salondakilerden birisi bunun üzerine öfkeyle ayağa fırladı ve “Peki bugüne kadar neden kimseyi uyarmadınız, bu felaketleri neden önlemediniz? Elli sekiz yıldır elinizde böyle bir bilgi, böyle bir güç var ve siz insanları uyarmaktansa kendinizi buraya kapatmış saklanıyorsunuz. Bu yaptığınızın insani hiçbir yanı yok.” dedi. Dr. Krueger adamın söylediklerine şaşırmamıştı. Böyle düşünmesinin doğal olduğunu düşünüyordu. Vicdanı olan herkes böyle düşünürdü sonuçta. “Düşüncelerinizi anlıyorum Bay Rivera, ancak söylediğinizi yapmak düşündüğünüz kadar kolay değil ki kolay olmadı da. Bu araştırma merkezinin bir parçası da avrupada bulunmaktaydı. 58 yıl önce çıktılar elimize geçtiğinde, avrupadaki araştırma merkezini bu konu hakkında bilgilendirdik ve yakın dönemde gerçekleşecek bazı olayları onlara anlattık. Amacımız hem çıktıların doğruluğunu ispatlamak, hemde avrupadaki merkez yardımıyla insanları uyarmaktı. Ancak hiç hesaba katmadığımız bir şey oldu. Uyardığımız bazı hükümetler elimizdeki bu gücü öğrenince her şeyi ele geçirmeye çalıştılar. İnsanların güç elde etme konusundaki arzusu yüzünden avrupadaki araştırma merkezimize gizlice casuslar sokulmaya çalışıldı. Silahlı saldırılar gerçekleştirildi ve zorla içeriye sızmaya çalışıldı. Yıpratmak için yasadışı işler yaptığımızı iddaa eden suçlamalar ve davalar açıldı. Tüm bunların sonucunda araştırma merkezini kapatmak zorunda kaldık. Ve bunların bedeli olarak saldırılar esnasında 34 bilim adamı hayatını kaybetti. Maalesef insanlık yapmaya çalıştıklarımız bizim kadar insan değildi. Bu yüzden bizde gizli çalışıyoruz ve bu bilgiden kimseyi haberdar etmiyoruz.” dedi Dr. Krueger. Bu açıkladıklarından sonra kimse bir şey söyleyemedi. Söyleyebilecekleri pek bir şeyde yoktu zaten.

            Bir süre salonda sessizlik hakim oldu. Sonra Matthew konuşmaya başladı. “Artık hepiniz neden burada olduğunuzu biliyorsunuz. 5 sayfalık döküman için buradasınız. Çünkü bu beş sayfalık dökümanda dünyanın nasıl sona ereceği yazılı. Bir şey dünyaya saldıracak. Ne olduğunu bilmiyoruz. Hakkında hiç bir bilgimiz yok. Sadece bu saldırının gerçekleşeceğini ve sonuçlarının korkunç olacağını biliyoruz. Şu ana kadar gerçekleştirdiğimiz kısmıyla proje sadece kısıtlı alanda ve kısa süre zarfında düzgün çalışıyor. Maksimum iki saat kadar ilerisini görebiliyor ve yalnızca içinde bulunduğu ortamdaki geleceği görebiliyor. Bu projede bizim ve tabii ki sizlerinde amacı cihazın uzun süreçte ve tüm dünyayı hesaba katarak çalışmasını sağlamak.” dedi Matthew. O sırada Dr. Mainard’ın sesi duyuldu. “Peki bu cihazı daha önce yapan kişinin adı ne?” diye sordu. Matthew sorudan rahatsız olmuş gibiydi. Sert ve kesin bir ses tonuyla “Bizden önceki yönetim bu cihazı yapan kişinin insanlara bildirilmesini yasakladı ve değiştirilemez hüküm olarak belirtti. O zamandan beri sadece üst düzey bir kaç yönetici o kişinin adını bilme lüksüne sahip. Bizimde araştırma merkezi içerisinde kullandığımız, yönetimin düzenli olmasını sağlayan kanunlarımız var. Bu kanunlarla ilgili bilgi oryantasyon esnasında size verilmişti zaten. Bu yüzden bir daha bu soruyu sormazsanız sevinirim.” diye cevap verdi. Kimse bu cevaptan tatmin olmamıştı, ancak üstelemenin bir manası olmadığının farkındaydılar. Matthew Profesör Lauper’e baktı ve “Sizin ekleyeceğiniz bir şeyler var mı?” diye sordu. “Ekleyeceğim başka bir şey yok Dr. Kemp. Şimdilik ara verebiliriz. Detaylı eğitime bir sonraki oturumda geçeceğim. Bu arada az kalsın unutuyordum. Sinem hanım zarfı açabilirsiniz.” dedi Profesör Lauper. Sinem önce elindeki zarfa baktı. Sonra usulca zarfı yırttı ve içerisindeki katlanmış kağıtları çıkardı. Salondaki herkes Sinem’in elindeki kağıtlara bakıyordu. Sinem elindeki kağıtlara göz attığında dehşete düşmüştü. Semih, Udo ve arka sırada oturan bir kaç kişi ağzı açık bir şekilde kağıtlarda yazanlara bakıyordu. Profesör Lauper “Kaos’un gözü üzerinde bulunan kameralar etrafı hızlı bir şekilde gözlemliyor ve görsel değişimleri inceliyor. Yandaki oluklarda bulunan ses algılayıcı ve titreşim algılayıcı sensörler sayesinde çevredeki tüm değişimleri analiz edebiliyor. Bu analizler sonucunda da olacakları tahmin edebiliyor. Şu an göremeyen arkadaşlar için söylüyorum. Sinem Hanım’ın elinde eğitimde yapılan tüm konuşmalar mevcut. Sizin söyledikleriniz dahil. İsterseniz Sinem Hanım’dan alıp bakabilirsiniz.” dedi. Salondakiler önce şaşkın bir bakış attılar. Sonrada Sinem’in yanına gidip elindeki kağıtları incelediler. Bu esnada Matthew, Dr. Krueger ve Profesör Lauper salondan ayrılmıştı. Sinem elindeki kağıtlara öylece bakakalmıştı. Konuşulan her şey kağıtta yazılıydı, Udo’nun sessizce fısıldadığı “Bu adamlar böyle bir şeyin yapılamayacağını anlayamamış sanırım” lafı bile...

            Akşam yemeğini Udo, Sinem ve Semih beraber yemişlerdi. Semih Udo’ya yavaş yavaş alışıyordu. Sohbeti hoş biriydi ve sıcak kanlıydı. Ön yargılarından kurtulmaya başladığını hissetti Semih. Belki de bu adamla iyi arkadaş bile olabilirdi. Sinem sabahki garip tavırlarından ötürü Semih’e karşı soğuk davranıyordu hala.Üçlü Kaos’un gözü hakkında konuşuyorlardı. Böyle bir cihazın yaratılabilmiş olması ve bunun 58 yıl önce yapılmış olması olağanüstüydü. Yapan kişinin kim olduğunu öğrenmeyi çok istiyorlardı. Sohbet esnasında Matthew masalarına geldi. “Merhaba nasılsınız?” diye seslendi. İyiyiz dediler hep bir ağızdan. Sinem “Matthew sana bir şey sorucam.” dedi. “Tabii ki, ne istersen.” diye karşılık verdi Matthew. “Cihazı kimin yaptığını bilenlerden birisi sensin. Bunu anlamak zor değil sonuçta. Tabii söyleyemiyorsun kim olduğunu bunu anlıyorum. Sana sorum şu, peki bu 218 sayfalık çıktıyı kaç kişi gördü?” diye sordu Sinem. Matthew bu soruyu şaşırtıcı bulmuştu ama soğukkanlılığını bozmadı. “Ben, Dr. Krueger ve Klaus Freidmann.” diye cevap verdi Matthew. Ancak son bir kaç kelimeyi söylerken sesi garip bir şekilde değişmişti. Kelimeleri vurgulamaya başlamıştı ve sesi daha kalın çıkıyordu. Elini hızla boğazına götürdü. “Kusura bakmayın biraz rahatsızım, sonra görüşürüz.” dedi ve oradan hızlıca uzaklaştı. Bunları söylerken sesinde o gariplik hala vardı. Semih, Sinem ve Udo bu olayı çok garipsemişlerdi. “Rahatsızdan çok gırtlaklanıyormuş gibi geldi bana.” dedi Sinem. Üçlü bir süre anlamsızca Matthew’in uzaklaşmasını seyretti. Sonra önemsemeyip sohbete devam ettiler. Odalara dağıldıklarında saat on iki olmuştu.

            Loş bir ışık aydınlatıyordu odayı. Matthew çalışma masasına oturmuş önündeki dökümanları inceliyordu. Bir süre sonra kafasını kaldırdı ve karşısında, karanlıkta duran kişiye seslendi. “Ne yaparsak yapalım bu projede hiç yol katedemiyoruz. Bu projenin başına seni koydum çünkü en çok güvendiğim sensin. Ayrıca bu araştırma merkezindeki en zeki kişi de sensin. Sen bile bunu yapamıyorsan kimse yapamaz.” dedi Matthew. Karşısında duran ses “Maalesef bunu daha önce yapmış olan kişi benden daha zeki. Yıllardır bunu düşünüyorum. Yıllardır üzerinde çalışıyorum ama hiç bir çözüm bulamadım. Hayatımı bu işe adadım bunu sende biliyorsun.” diye cevap verdi. Matthew sinirli bir tavırla “O şerefsizi hala konuşturamadık değil mi? Cihazın nerede olduğunu söylememek konusunda ısrar ediyor pislik.” dedi. “Maalesef konuşturamadık. Hayatımda onun kadar inatçı kimseyi tanımadım.” diye cevapladı karşısında duran adam. “Bildiğin gibi sadece üç ayımız kaldı. Üç ay sonra felaketler başlayacak ve bunu bulamazsak felaketleri engelleyemeyeceğiz. Tek kurtuluş şansımız bu proje.” dedi Matthew. Karşısında duran adam sert bir sesle “İkimizde bu projenin başarısını başka sebeplerden istediğini biliyoruz. Felaketleri bana karşı bir bahane olarak kullanma.” dedi adam. Matthew çok sinirlenmişti. Sinirli ve puslu bir ses tonuyla “Haddini aşıyorsun Hermann. Kim olduğunu ve benim kim olduğumu unutma. İstersem tüm hayatını mahvedebilirim bunu sende biliyorsun. Bu yüzden tavırlarına dikkat et. Şimdi defol karşımdan.” dedi. Dr. Krueger öfkeyle arkasını döndü ve kapıyı çarparak odadan uzaklaştı.

Yorumlar

Popüler Yayınlar