Bölüm 14 - Tohumlar
Gözlerini yavaşça yeni güne açtı. Gece fazla uyuyamamıştı. Gerçi buraya geldiği ilk günden beri uyuyamıyordu. Kendisini yorgun hissediyordu. Kaç gecedir zar zor uykuya dalabiliyordu. Kafasında bu kadar soru varken nasıl uyuyabilirdi ki. Üzerindeki yükün onun için çok ağır olduğunu düşünüyordu, ama üstlerinin ondan bu kadar beklentisi varken pes edemezdi. Uzun zamandır gözlerine girebilmek için bir fırsat çıkmasını bekliyordu. Nihayet istediği fırsat ayağına kadar gelmişti. Sadece görevini yerine getirmeli ve bunu başarılı bir şekilde yapmalıydı. Bu onun kariyeri için çok önemliydi. Daha önce sahada fazla bir deneyimi olmamıştı o yüzden bu onun ilk gerçek görevi olacaktı. Bir süre yatakta oturup bunları düşündü. Her sabah bu düşüncelerle uyanmak onun için çok zordu ama direnmesi gerektiğini biliyordu. Sadece sabırlı olması gerekiyordu. Sabırlı olmalı ve doğru anı beklemeliydi. Ve o an geldiğinde yapması gereken çok basitti. Cihazı ve cihazla birlikte 5 sayfayı çalmak, sonrada buradan kaçmak.
Semih kahvaltısını alıp masaya oturmuştu bile. Udo ve Sinem’in gelmesini bekledi. Sabah kahvaltısında yaptıkları sohbetten zevk alıyordu Semih. Udo ile daha yeni tanışmıştı ama çabuk alışabilmişti ona. Sinem ile vakit geçirmek zaten en başından beri hoşuna gidiyordu. Bazen o olmasa, başından geçen bunca şeyden sonra aklını kaçırabileceğini düşünüyordu. Bir kaç dakika bekledikten sonra Sinem’i gördü. Kahvaltısını almış etrafa bakınıyordu. Semih görebilmesi için ona el salladı. Sinem Semih’i görünce tatlı bir gülümseme belirdi yüzünde. Sonrada enerjik adımlarla masaya doğru yürüdü. Semih onda bir gariplik farketti. Onu daha önce hiç bu kadar enerjik görmemişti. “Günaydın!” diyip masaya oturdu Sinem. Yüzünde Semih’in anlam veremediği bir tebessüm vardı. Semih bunu garipsiyordu ama onu böyle görmek hoşuna gidiyordu. “Günaydın.” diye karşılık verdi Semih. “Sen iyi misin?” diye sordu. “Evet, gayet iyiyim. Neden bir gariplik mi var bende?” diye karşılık verdi Sinem. “Yanlış anlama şikayet ettiğimden değil. Hatta tam tersine seni böyle görmek çok hoşuma gidiyor. Sadece çok enerjik ve mutlu görünüyorsun. Bilmediğim bir şey mi var onu merak ettim.” diye sordu Semih. Sinem hafifçe gülümsedi. “Buraya geldiğimden beri fizik, robotik ve yapay zeka ile ilgili heyecan verici projelere tanık oldum. Nihayet benim uzmanlık alanımla ilgili bir projeyi anlatacaklar. Bu aynı zamanda benim çalışacağım proje farkındasın değil mi? Bugün benim günüm şaşkın.” diye cevapladı Sinem. Semih onun bu halini çok beğenmişti. Üstelik geçen günki soğukluğundan eser kalmamıştı. Kalbinin daha hızlı attığını hissediyordu. Sinem’de onu etkileyen bir şey vardı ama bunu tanımlayamıyordu. Yada tanımlamaya cesaret edemiyordu. “İlk kez fark ettim, gülümsemek sana çok yakışıyor. Bunun sebebi sanırım seni daha önce bu kadar mutlu görmemiş olmam. Böyleyken gözlerimi senden almak daha zor geliyor.” dedi Semih. Son söylediğini söylerken sesi titriyordu. Gözlerini Sinem’in gözlerine dikmişti. Bir an sonsuzlukta kaybolmuş gibiydi. Son söylediğini gerçekten söylemiş olup olmadığını düşünüyordu. Utancından oradan kaçmak istiyordu ama gözlerini Sinem’in gözlerinden alamıyordu. Bir insanın gözleri gerçekten bu kadar güzel olabilirmi diye düşünüyordu. Sinem, Semih’in bakışları karşısında öylece kalmıştı. Ne diyeceğini bilmiyordu. Daha doğrusu bir şey demesi gerekiyor mu onu bile bilmiyordu. Bildiği tek bir şey vardı. Hayatında ilk kez birisi ona böyle bakıyordu. Bakışlar bir insanı bu kadar etkileyebilir mi diye düşündü. Heyecandan kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Bu sırada Udo’nun “Günaydın!” diye bağırışı duyuldu. Semih daldığı hayal aleminden çıkabilmişti sonunda. Kafasını utançla öne eğdi. “Ben ne dedim! Bunu nasıl söyledim! Seni aptal! Ağzını tutamıyor musun?” diye söylendi içinden. Sinem’de kendini toparlayabilmişti. O da başını öne eğdi. Yüzünde hoşnut bir tebessüm vardı. “Sana da günaydın.” diye cevap verdi Udo’ya. Udo masaya oturdu. Semih’e bakıyordu. Semih gözlerini tabağındaki omlete odaklamış öylece duruyordu. Udo Semih’e doğru eğildi. “Sana bir sır vereyim mi dostum. Bunu benden duyduğun için üzgünüm, ama bakışlarınla o omleti ısıtamazsın.” dedi. Sinem kendini tutamayıp gülmeye başladı. Aslında komiğine giden espri değildi. Sadece az önce yaşadığı güzel hissi bir şekilde dışarı vurmak istiyordu. Semih’in kafası dağılmıştı. İfadesizce Önce Udo’ya sonra omlete sonra tekrar Udo’ya baktı. Udo’nun söylediğini idrak ettiğinde o da gülmeye başladı. Bu ortamın dağılmasını sağlamıştı ve Semih’in hoşuna gitmişti. Üçlü kahvaltı yaparken bir yandan da sohbet ettiler. Sinem onlara proje yüzünden ne kadar heyecanlı olduğunu anlattı. Kahvaltı bitince üçüde odalara dağıldı.
Eğitimin başlamasına daha 15 dakika vardı ancak herkes salonda toplanmıştı bile. İnsanlar başta zorla getirildikleri için çok sinirli ve huzursuzdu. Ancak bu araştırma merkezinde yapılanları gördükçe, içinde bulundukları durum hepsinin hoşuna gitmeye başlamıştı. Burada gördükleri şeyleri bir çoğu hayal bile edememişti. İnsanlığın bilim ve teknoloji açısından böyle bir noktada olduğunu bilmek büyüleyiciydi. Daha da büyüleyici olan ise, hepsinin bu gelişmelere katkıda bulunacak olmasıydı. Nihayet eğitim saati gelmişti. Dr. Krueger kapıda belirdi. Elinde büyük cam bir kap vardı. Kabın içi yarıya kadar toprakla doldurulmuştu. Arkasında 1.80 boylarında, minyon tipli, mavi gözlü ve siyah küt saçlı bir kadın belirdi. Elinde sürahi benzeri bir kap tutuyordu. Üzerine giydiği beyaz gömlek ve altındaki mini etek salondaki bir çok erkeğin aklını başından almıştı. Üzerindeki önlük ve ince çerçeveli gözlükleri onu daha da çekici kılıyordu. Dr. Krueger elindeki kabı kürsünün önünde duran masaya koydu. Sonra kadına dönüp elindeki sürahiyi aldı. Bu esnada kadın kürsüdeki mikrofonu ayarlıyordu. Ayarlamaları bittikten sonra çalışıp çalışmadığını anlamak için bir keç kez mikrofona vurdu. Çalıştığını belirten sesi duyunca kenara çekildi ve “Mikrofon hazır Dr. Krueger.” dedi. Dr. Krueger teşekkür ederek kürsüye geldi. “Herkese günaydın. Bugün size Dionysos projesini anlatacağız. Projenin başında Dr. Aneta Malinsky bulunmaktadır. Kendisi birazdan size bu projenin detaylarını anlatacaktır. Öncesinde ben başka bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bildiğiniz gibi bu araştırma merkezinde projelerin önemi veya arz ettiği tehlike arttıkça güvenlik seviyesi de artıyor. Bir çoğunuz tohumlarla alakalı bu projenin neden dördüncü seviye güvenlik gerektirdiğini merak ediyordur. Sizi temin ederim, birazdan tanık olacaklarınız neden bu projenin bu kadar riskli olduğunu anlatacaktır. Bunun yanında yarın size üzerinde çalışacağınız son proje anlatılacak ve sonrasındaki günden itibaren herkes atandığı projede çalışmaya başlayacak. Hepinizin artık çalışmaya hazır olduğunu umuyorum. Hepinize şimdiden başarılar diliyorum ve eğitimi vermesi için Dr. Malinsky’yi kürsüye davet ediyorum.” dedi Dr. Krueger ve kürsüden indi.
Dr. Malinsky kendinden emin bir şekilde kürsüye geldi. Önce bakışlarıyla salonu süzdü. Sonra “Herkese günaydın.” dedi. “Bugün size Dionysos projesini ve bizim için önemini anlatacağım. Öncelikle projenin nereden çıktığını size anlatmalıyım sanırım. Bu araştırma merkezi bildiğiniz gibi çok uzun yıllar önce bu buz kütlesinin üzerine kuruldu. Bulunduğu konum ve iklim itibariyle yiyecek bulmak büyük sıkıntıydı. Araştırma merkezi yapılırken bu durum göz önünde bulunduruldu ve içine seralar yapıldı. Bu seralarda araştırma merkezinin yiyecek ihtiyacını karşılayacak bitkiler yetiştiriliyordu. Ancak araştırma merkezi geliştikçe ve içerisinde yaşayan insan sayısı arttıkça seralarda yetiştirilen bitkiler yetersiz gelmeye başladı. Daha fazlasını daha hızlı şekilde üretebilmek için bu proje başlatıldı. Uzun yıllar genetik araştırmalar yapıldı. Hangi bitkilerin daha hızlı büyüdüğü, hangi bitkilerin daha çabuk olgunlaştığı, hangilerinin daha dayanıklı olduğu araştırıldı. Bu araştırmalar için dünyanın dört bir yanından milyonlarca bitki numunesi getirildi. Macrocystis pyrifera ve Picea abies türlerinin DNA’ları ile yapılan çalışmalarda olumlu sonuçlar alındı. Bu bitkilerin DNA’ları incelenerek hızlı büyümelerine sebebiyet veren genleri bulundu ve bu bulgular doğrultusunda geliştirilen yeni tohumlar ile Dionysos projesi bugünki şeklini aldı. Üzülerek belirtmeliyim ki proje şu an düşündüğümüzden çok daha farklı bir aşamada. Bunu size Dr. Krueger gösterecek.” dedi Dr. Malinsky.
Dr. Krueger masanın üzerinde duran sürahiyi eline aldı. “Öncelikle belirtmeliyim ki bu projeye çok fazla umut bağladık. İnsanoğlunun yaşayacağı felaketten sağ çıkabilmesi için bu proje çok büyük önem taşıyor. Maalesef şu an aldığımız sonuçlar bizi hayal kırıklığına uğratmıştır.” dedi ve sürahide bulunan suyu toprak dolu kabın içerisine boşalttı. “Ayrıca projenin şu anki aşamasında bitkinin hızlı gelişmesini sağlamaya çalışmıyoruz. Onu durdurmaya çalışıyoruz.” dedi. Dr. Krueger bu cümleleri kurarken toprak hareketleniyordu. Toprağın içerisinde tohumlar olduğu şüphesizdi. Kabın içerisindeki bitkiler o kadar hızlı büyüyordu ki bulunduğu kaba sığamamaya başladı. Salondakilerin ağzı açık kalmıştı. Daha önce bu kadar hızlı büyüyen bir bitki görmemişlerdi. Görmeleri de pek olası değildi zaten. Dr. Krueger’in “Durdurmaya çalışıyoruz.” derken ne demek istediğini herkes daha iyi anlamıştı. Bitki sürekli büyüyordu ve duraksamak bilmiyordu. Dr. Kruger cebinden golf topuna benzeyen garip bir cisim çıkardı. Cismin üzerinde ufak bir buton vardı. Butona bastı ve cismi toprak dolu kabın içerisine attı. Sonrada kabın üstünü kapattı. Bu esnada bitki hala büyümeye devam ediyordu. Durmayacakmış gibiydi. Golf topuna benzeyen cismin üzerinde bulunan ışık hızlı hızlı yanıp sönmeye başladı. Bir kaç saniye sonra üzerinde bulunan deliklerden sarı bir gaz püskürdü. Salondakiler bitkinin yavaş yavaş çürüdüğünü görebiliyordu. Dr. Krueger “Maalesef bu hızlı gelişmeyi durdurmanın bir yolunu henüz bulamadığımız için bu tarz önlemler almak zorunda kaldık. Sanırım şimdi neden bunun dördüncü seviye bir proje olduğunu anlamışsınızdır. Kontrol edilemezse tüm kıtayı yok edebilir.” dedi. Bunu söylerken yüzünde memnunsuz bir ifade vardı. “Dr. Malinsky siz anlatımınıza devam edebilirsiniz.” dedi. Dr. Malinsky Dr. Krueger’in talimatından sonra proje ile ilgili detayları anlatmaya başladı. Salondakilerin heyecan dolu bakışları onun hoşuna gitmişti. Dr. Krueger projenin şu anki durumunun başarısız olduğunu ve geliştirilmesi gerektiğini düşünüyordu ve bu olumsuz enerjisini de ortamdaki herkese aktarmıştı. Ancak salondakilere böylesine bir şeyin varolması bile olağanüstü gelmişti. Dr. Malinsky bunu fark etmişti ve hoşuna gitmişti. Projede uzun süredir büyük bir çıkmaza girmişlerdi ve bu çıkmazdan kurtulmanın tek yolunun taze kan olduğunu düşünüyordu. Bu heyecanlı grup ona aradığı şeyi verecek gibi görünüyordu. Bu pozitif enerjiyle eğitimine devam etti.
Akşam yemeği bitmişti. Sinem, Udo ve Semih eğitimin yorgunluğunu atmak için kafede oturmuşlardı. Yorucu bir günün ardından tatlı bir sohbeti kim istemezdi ki. Sinem’in yüzü hala gülücükler saçıyordu. Bu proje onun beklediğinden fazlasıydı. Daha eğitim esnasında problemin nasıl düzeltileceği ile ilgili bir kaç fikir gelmişti aklına. Zor problemler onu motive ediyordu. Karşısına bir sorun çıktığı zaman yılmadan ve yorulmadan o sorunla uğraşabiliyordu. Bu onun güçlü yönlerinden biriydi. Bir kaç saatlik sohbetin ardından Udo yorulduğunu söyleyip yanlarından ayrıldı. Sinem ve Semih başbaşa kalmışlardı. Semih Udo giderken ona bakıyordu. “İlk gördüğümde ona ısınamamıştım. Hiçte fena biri değilmiş aslında. Bu arada bunu ona söylemezsen sevinirim.” dedi ve gülümsedi. Sinem’in suratında tatlı bir tebessüm vardı. Bir süre Semih’in gözlerine baktı. “Bu sabah hakkında konuşmak ister misin?” diye sordu. Semih’in kalbi yine hızla çarpmaya başlamıştı. Bunu beklemiyordu. Konuyu değiştirmesi gerektiğini düşündü. “Omleti sıcak seviyorum ne yapayım.” dedi ve gülümsedi. Bunun konuyu dağıtacağını düşünüyordu. Bu lafın üzerine Sinem de gülümsedi. Yavaşça masadan kalktı, Semih’in yanına geldi. Eğilerek kulağına “Keşke bakışlarındaki cesaret yüreğinde de olsa.” dedi. Sonra arkasını döndü ve oradan uzaklaştı. Semih utancından kıpkırmızı kesilmişti. Başını öne eğdi. Öylece masaya bakıyordu. Kafasında karmaşık düşüncelerle bir müddet masada kaldı. Sonra kalktı ve odasına gitti. Bütün gece Sinem’i ve cesur olabilmeyi düşündü. Uykuya dalmadan önce hatırladığı son şey Sinem’in gülümsemesiydi.
Yorumlar
Yorum Gönder