Bölüm 11 - Şekil Değiştiren
Uyandırma alarmı koridorda yankılanıyordu yine. Semih sesi duyar duymaz yataktan fırladı. “Bu ses bu kadar rahatsız edici olmak zorunda mı?” diye düşündü. Bir kaç dakika yatağın başında oturup kendine gelmeyi bekledi. Sonra hafifçe silkindi ve yataktan kalktı. Uyanmak denen eylemi hiç bir zaman sevememişti. Her sabah uyandığında aynı şeyi yaşıyordu çünkü. Önce kısa süren anlamsız bir boşluk oluyordu zihninde, sonrasında ise kafasını gün boyunca kemiren sorular geliyordu aklına. Her uyandığında hayatındaki problemler zihnini kurcalıyordu. Bu uyanmaktan nefret etmesi için yeterli bir sebepti. Son zamanlarda gördüğü kabusları düşününce, aslında uyumaktan da nefret ediyordu. “Ben sanırım yaşamaktan nefret ediyorum.” diye bir çıkarım yaptı kendi kendine. Bu çokta yanlış bir çıkarım değildi onun için.
Semih hazırlandıktan sonra odadan çıktı. Diğer odada kalanlarda yavaş yavaş çıkıyordu. Kahvaltıya gitmeden önce tuvalete uğradı ve yüzünü yıkadı. Bu onu biraz kendine getirmişti. Sonra kahvaltı için yemekhaneye gitti. Dün sabahki gibi rahatsız edici bir sıra vardı yine. Etrafındaki insanlara baktı. Herkes aptal gibiydi. Semih’in aklına askerliği geldi. Orada yemek için sırada beklediği günleri hatırladı. Her şey o zamanki gibi saçma geliyordu. Tek fark, burası daha kaliteli ve daha yaşanılabilirdi. Semih kahvaltısını aldıktan sonra etrafı süzdü. Sinem’i görmek umuduyla etrafa bakındı, ancak Sinem ortalıkta yoktu. Semih boş bir masa buldu ve oraya oturdu. Kahvaltısını yemeye başladı. Böylesine rahatsız edici bir yerde bu kadar kaliteli bir kahvaltı beklemiyordu açıkçası. Bir kaç dakika sonra karşısına Sinem oturdu. Semih, Sinem’i görünce mutlu olmuştu. Suratında anlamsız bir tebessüm belirdi. Sinem bunu görünce gülümsedi ve “Günaydın.” dedi. “Günaydın.” diye karşılık verdi Semih. “Gece rahat uyuyabildin mi?” diye sordu. “Fazlasıyla rahat uyudum. Dün bütün gün yorgunluk vardı üzerimde. Sanırım yolculuk yüzündendi. Bugün kendimi daha iyi hissediyorum.” dedi Sinem. “Sen rahat uyuyabildin mi?” diye sordu ardından. “Sabah çalan o lanet alarm olmasa çok daha rahat uyuyabilirdim.” diye cevap verdi Semih. O an yemekhanede dolaşan Matthew gözüne çarptı. Sinem, Semih’in kime baktığını anlamak için arkasını döndü. O esnada Matthew onların masasına doğru geldi. Yandaki boş sandalyeyi çekti ve oturdu. Çok enerjikti ve yüzünde garip bir tebessüm vardı. “Günaydın, nasılsınız?” diye sordu. Semih, Matthew’in bu enerjik haline alışamamıştı. Fazla güleryüzlü ve yapmacık geliyordu ona. “Günaydın Matthew, sen nasılsın?” diye cevap verdi Sinem. Semih ise yarım yamalak bir ağızla “Günaydın.” diyebildi. “İyiyim sağol Sinem. İyi görünüyorsun. Sende iyi görünüyorsun Semih.” dedi Matthew. Semih hafifçe başını eğmekle yetindi. Sinem “Bize burda çalıştığını neden daha önce söylemedin?” diye sordu. “Bunu önceden söylesem polise gitme ihtimaliniz vardı. Sizi yönlendirmek için bizzat görev aldım. Buraya gelen herkes grup halinde geldi. Hepsinin başında bizimle çalışan birileri vardı. Sizi getirmekte benim görevimdi. Sizi kandırdığım için özür dilerim. Ama başka seçeneğim yoktu.”. Sinem gülümsedi, “Demek bizden saklamaya çalıştığın, kimsenin bilmemesi gereken sırrın buydu.” dedi. Semih bu soruya çok şaşırmıştı. Sırrın bu olmadığını ikiside biliyordu. Semih tam itiraz edecekken, masanın altında Sinem’in tekmelediğini hissetti. O an Sinem’in aslında yalan söylediğini farketti. “Evet sırrım buydu. Gerçekten özür dilerim. Benim gitmem lazım, size afiyet olsun.” dedi Matthew ve masadan ayrıldı. Sinem, Semih’e baktı ve “Ona güvenmiyorum, bu yüzden bildiğimiz şeyleri saklayacağız. Onunla resim hakkında ve laboratuvarı hakkında sakın konuşma. Laboratuvarındaki çalışmalardan bahsederse, anlam veremediğimiz çizimler vardı diyeceğiz. O fotoğrafıda hiç görmedik. İkimizde yalan söylediğini biliyoruz. Ona güvenmiyorum Semih, sen güveniyor musun?” diye sordu. “Emin ol zerre kadar güvenmiyorum.” diye cevap verdi Semih.
Saat 08:00 olmuştu ve herkes projenin anlatılacağı salona toplanmıştı. Salon çok ilginç tasarlanmıştı. Elipsi andıran bir şekli vardı, ve metalik garip bir kürsüsü vardı. Işıklandırma, bir tiyatro oyunundaki sahne aydınlatması gibiydi ve sadece kürsüyü aydınlatıyordu. Projenin adı Şekil Değiştiren’di. Oryantasyon eğitimi esnasında onlara bu projenin sadece şekil değiştirebilen bir robot olduğu anlatılmıştı, ancak detay verilmemişti. Bu eğitimde projenin detayları anlatılacaktı ve görevli kişilerin çalışma sahaları belirlenecekti. Bu proje birinci seviye bir proje idi. Üst seviyedeki herkesin alt seviyedeki projeler hakkında bilgisi vardı. Ancak alt seviyedekiler, üst seviye hakkında sadece kısıtlı bir bilgiye sahipti. Projenin başında Dr. Hatsuto Kunomasu vardı. Projeyi o anlatacaktı. Projenin anlatımı esnasında Dr. Krueger ve Matthew da Dr. Kunomasu’ya yardımcı olacaktı. Dr. Kunomasu bir kaç dakika sonra kürsüye geldi. Kendisi orta yaşlarda, kısa boylu saçlarının ortası kel bir Japon’du. “Öncelikle hepinize hoş geldiniz demek istiyorum. Buraya gelirken zorlu bir yolculuk atlattınız. Umarım kendinizi toparlamanız çabuk sürer. Başlangıçta buradan nefret edebilirsiniz, ancak çalışmaya başladıkça burasının vazgeçilemez olduğunu anlayacaksınız. Buraya alışma aşamasında Dr. Krueger ve Dr. Kemp size her çeşit yardımda bulunacaktır. Bu projenin başına geçmemi sağladığı, ve desteklerini esirgemediği için özellikle Dr. Krueger’a teşekkür borçluyum. Ve size garanti ediyorum, burada kaldığınız süre boyunca sizde ona çok şey borçlu olacaksınız.” dedi. Semih adamın Dr. Krueger’a müthiş bir saygı duyduğunu farketti. Semih Dr. Krueger’ı korkutucu buluyordu, ama belki de düşündüğü kadar korkunç birisi değildi. Konuşmasından Dr. Kunomasu’nun da buraya zorla getirildiği anlaşılıyordu. Ancak bu adam yinede Dr. Krueger’a saygı duyuyordu. Belki de Dr. Krueger gerçektende iyi biriydi ve dünyayı kurtarmaya çalışıyordu. Sanırım bunları zamanla öğreneceğim diye düşündü Semih.
Dr. Kunomasu kürsüdeki dizüstü bilgisayarda bulunan slaytı açtı ve projeyi anlatmaya başladı. “Bu proje 6 yıl önce başladı. Projenin fikir babası Dr. Kemp’tir. Kendisi şekil değiştirebilen bir robotun nasıl yapılabileceği konusunda çok ilginç fikirlerde bulunmuştur ve o günden bugüne proje ciddi anlamda ilerleme kaydetmiştir. Ben bu proje üzerinde son iki yıldır çalışmaktayım. Projenin yaklaşık %85’i tamamlandı ancak hala yapılması gereken önemli işler var ve bizimde o dönem boyunca çalışan konusunda ciddi eksikliklerimiz oldu. Çalışan sayımız siz gelene kadar çok azdı. Şimdi sizin sayenizde proje daha hızlı ilerleyebilecek. Böylesine kalifiye bir iş gücüne uzun zamandır ihityaç duyuyorduk. Özellikle son dönemdeki gelişmeler doğrultusunda projenin sonuçlanması daha acil bir hal aldı. Bu proje burada geliştirilen ve dünyayı kurtarması planlanan projelerden sadece bir tanesi. Bu sebeple çalışacak olan arkadaşlardan çok fazla özveride bulunmalarını beklemem garip olmaz sanırım.” dedi Dr. Kunomasu. Boğazını yumuşatması için bir yudum su içti. Bu esnada projede çalışacak olan kişilerle göz teması kurdu. Bakışları, beklentisi konusundaki ciddiyetini net bir şekilde anlatıyordu. Sonra önündeki bilgisayarına ekranına baktı ve konuşmaya devam etti.
“Şekil değiştiren bir robot dediğimde aklınıza ne geldiğini tahmin edebiliyorum. Farklı işlevi olan parçalardan oluşan bir robot hayal ediyorsunuz. Robot şekil değiştireceği zaman bu parçaların konumu değişiyor ve daha önceden belirlenmiş olan şekli alıyor. Bu muhtemelen tekerlekli bir taşıt, yada başka bir tür ulaşım aracı. Sanırım hemen hemen hepiniz buna benzer bir şey hayal ediyorsunuz.” dedi. Salonda oturanların bazıları onaylarcasına kafasını salladı. Doktorun yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Sonra sözlerinde devam etti. “Şunu belirtmeliyim ki, Şekil Değiştiren hayal ettiğinizin çok daha ötesinde bir robot. Düzeltiyorum, robotlar bütünü.” dedi doktor. Salona ufak bir şaşkınlık hakim oldu. Kimse böyle bir şey beklemiyordu anlaşılan. “Şekil Değiştiren 115 bin mikro robottan oluşmaktadır.” diye devam etti, doktor. Salondakiler iyice afallamıştı şimdi. 115 bin, inanılacak gibi değildi. Gerçektende hayal ettiklerinin çok ötesindeydi bu. Özelliklede bu kadar robotun bir arada çalışabilmesi düşünülünce, her şey hayal ürünü gibi geliyordu. Doktor salondaki şaşkınlığı farketmişti ve bu onun oldukça hoşuna gidiyordu. İnsanları heyecanlandırmak onu motive ediyor gibiydi. “Şekil Değiştiren 4 farklı robot tipi içermektedir. Bunlar Düşünen Robotlar, Koordinatör Robotlar, Onarıcı robotlar ve Kabuk Robotlardır. Düşünen Robotlar ana robotun yapay zekasını içerir ve bu robotun beyni görevini görür. Robotun hangi şekle gireceği, nasıl bu şekle gireceği, ne hareket yapacağı veya bir sonraki hamlesinin ne olacağı bu robotların oluşturduğu sinir ağı yoluyla belirlenir.” dedi, doktor. Bu cümlesinden sonra salonu bir süzdü. İnsanların yüzlerinde o hayranlığı hala görebiliyordu. Sonra sözlerine devam etti. “Düşünen Robotlar bir araya toplanacağı gibi birden fazla konumda da gruplar şeklinde bulunabilirler. Koordinatör Robotların görevi, ana robotu oluşturan tüm mikro robotların şekli oluşturabilmesi için koordine olmasını sağlamaktır. Bu robotlar Düşünen Robotları çevreler. Bu sayede hem onları korumuş olur, hemde merkezden koordinasyon yönetimi sağlar. Onarıcı robotlar, herhangi bir arıza veya hasar durumunda o bölgeye giderek tamirat işlemi gerçekleştirir. Kabuk Robotlar ise ana robotun derisi görevini görür. Bu robotlar sert bir dış katman oluşturarak robotu tüm dış etkenlerden korur. Tüm bu robotlar bir araya geldiğinde ise ana robotu, yani Şekil Değiştiren’i oluşturur. Toplamda 15 bin Düşünen, 30 bin Koordinatör, 10 bin Onarıcı ve 60 bin Kabuk Robot vardır.” dedi, doktor. Salonda soğukkanlılığını koruyabilen bir kaç kişi kalmıştı sadece. Semih bunlardan biri değildi şüphesiz. Bu robot ona imkansız gibi geliyordu. Bu kadar çok robotun koordine bir şekilde çalışması imkansızdı. Acaba o robotu gerçekten görebilecek miydi? Aklından geçeni bir başkası dile dökme cesaretini gösterdi. “Peki biz bu robotu görebilecek miyiz? Şahsen ben fikirden öteye gidebileceğini düşünmüyorum.” dedi birisi. Bu soruyu soran kişi, gayet soğukkanlıydı ve böyle bir şeyin sadece fikir aşamasında olacağından emin görünüyordu. Dr. Krueger bu lafın üzerine, adama doğru bir bakış attı. Adamın ukalalığı Dr. Krueger’ı rahatsız etmişti anlaşılan. “Profesör Baker, şu an zaten ona bakıyorsunuz.” dedi Dr. Krueger, ve kürsüye iki kez vurdu. Dr. Kunomasu hemen kürsünün üzerindeki dizüstü bilgisayarı aldı. Kürsü birden hareketlenmeye başladı. Sanki binlerce kilit açılıp kapanıyormuş gibi sesler çıkıyordu. Kürsü herkesin gözü önünde şekil değiştiriyordu. Herkes ağzı açık bir şekilde gözlerinin önünde gerçekleşen şeyi seyrediyordu. Tüm bu olanlar inanılmazdı. Yaklaşık yarım dakika sonra kürsü insana benzer bir forma dönüşmüştü. Herkes gördükleri karşısında donup kalmıştı. Semih, ukalalık taslayan profesöre baktı. Suratındaki ifadeyi görünce yüzünde ufak bir tebessüm belirdi. Bunu haketmişti ne de olsa. Dr. Krueger bir süre salondakilerin sakinleşmesini bekledi. Herkes kendini toparlayınca “On dakikalık bir ara verelim. Sonrasında daha detaylı bilgiler için tekrar burada toplanacağız.” dedi, Dr. Krueger. Dr. Kunomasu ve Şekil Değiştiren beraber odadan çıktılar. Şekil Değiştiren yürüyebiliyordu ve dengesi fena sayılmazdı. Ancak pek hızlı olduğu söylenemezdi. Muhtemelen projenin geliştirilmesi gereken noktalardan birisi buydu.
Semih ve Sinem on dakikalık arada bu olay hakkında konuştular. İkisi de bunun inanılmaz olduğunun farkındaydı. Sinem bir biyologdu ve robotlar konusunda neredeyse hiç bilgisi yoktu. Ancak gördükleri karşısında büyülenmişti. İkiside bu araştırma merkezine daha farklı bir gözle bakıyordu. Burası onlara daha sempatik geliyordu artık. Aradan sonra verilen eğitimde, daha çok teknik detaylar üzerinde duruldu. Bir çoğu Semih ve Sinem’in daha önce hiç duymadığı konulardı ve sadece kulak aşinalığı olması için anlatılmıştı. Bu eğitim onlara oldukça sıkıcı gelmişti, ama Şekil Değiştiren büyüleyiciydi. Semih insanlığın böyle bir teknolojiye ulaşmış olmasından çok mutluydu. Bilimin ve teknolojinin ilerleyişini görmek onu hep heyecanlandırmıştı. Eğitim bittikten sonra Sinem ile kafeteryada buluştular. Orada insanların kaynaşması için ortak yaşam alanları mevcuttu. Beraber birer kahve alıp sohbet ettiler. Gördükleri büyüleyiciydi ve bu sadece başlangıçtı. Bu fikir bile onları heyecanlandırmaya yetiyordu. Sinem bir ara Semih’in gözlerine baktı. Sonra onun elini tuttu. Semih çok heyecanlanmıştı. Kalbinin hızla attığını hissedebiliyordu, hatta kalbinin atışlarını duyduğuna yemin edebilirdi. Elleri titremeye başladı. Sinem ona ciddi bir bakış attı. “Dikkatli olmalıyız Semih. Burası bize sınırsız araştırma fırsatı sunan bir harikalar diyarıymış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Ancak burdaki kimseye güvenmiyorum. Burdaki kimseyi tanımıyoruz, tanıdığımızı düşündüğümüz kişileri de tanımadığımızı öğrendim. Sadece sen ve ben varız, ve biz birbirimizi kollayacağız. Bu yüzden, lütfen dikkatli ol. Her zaman tetikte ol. Birbirimize ihtiyacımız var.” dedi, Sinem. Semih, Sinem’in söylediklerine odaklanmaya çalışıyordu ama mümkün değildi. Heyecandan başı dönmeye başlamıştı. Sinem bir süre sonra Semih’in elini bıraktı. Semih kaskatı kesilmişti. Sinem, söyledikleri karşısında ondan bir tepki bekliyordu, ancak Semih öylece kalmıştı. Birden ne halde olduğunu farketti, Semih. Hafifçe bir silkindi, sonra Sinem’e baktı. “Evet haklısın. Sadece biz varız. Ve ne olursa olsun, birbirimizi korumalıyız.” dedi.
Matthew yorgun görünüyordu. Yanındaki sandalyede Dr. Krueger oturuyordu. Bulundukları oda karanlıktı, ve sarı bir lamba aydınlatıyordu içerisini. Sanki bir sorgu odası gibiydi. İçerisi çok sessizdi. O kadar sessizdi ki, karşılarında oturan adamın nefes alıp verişini duyabiliyorlardı. Odada sadece bir masa ve üç sandalye vardı. Hiç camı yoktu. Matthew önünde duran kağıtları karıştırdı. Biraz sonra aradığı şeyi bulmuştu. Kağıtta çizili olan şekli karşısında oturan adama gösterdi. Adamın elleri ve ayakları sandalyeye bağlanmıştı. Çok bitkindi ve konuşmakta zorluk çekiyordu. Suratında bir sürü darp ve yara izi vardı. Adam ciddi anlamda hırpalanmıştı. Matthew, “Bu tasarım senin. Buna bak, iyice bak. Bunu sen yarattın. Şimdi söyle bana, onu nereye sakladın?”. Adam kafasını yavaşça kaldırdı. Tamamen bitkindi, ama bir katır kadarda inatçıydı. Dayak yemiş olması güçsüz olduğu anlamına gelmiyordu. Asla teslim olmayacaktı. Matthew’ın gözlerine baktı ve hafifçe gülümsedi. “Varolmayan bir yere.” diye, cevap verdi adam. Matthew çok sinirlenmişti. Adamı orada gebertmek istiyordu şüphesiz. Tam saldıracakken Dr. Krueger soğukkanlılıkla onu durdurdu. “Bugünlük bu kadar yeter.” dedi. “Üç saattir sorguluyoruz. Hepimiz dinlensek iyi olacak.” diye devam etti. Dr. Krueger ve Matthew masadaki dosyaları toplayıp odadan çıktılar. Odada kalan adam, konuşmamanın verdiği gururu taşıyordu. Suratında hafif bir tebessüm belirdi ve sonra bilincini kaybetti.
Yorumlar
Yorum Gönder