Bölüm 8 - Büyük Hayalleri Olan Küçük Adam
Semih duyduğu lafın şokundaydı hala. Sinem ile ilkokul arkadaşı olması çok garip geliyordu ona. Yere odaklandı. Hesaplama yapacağı zaman hep yere odaklanırdı. İhtimalleri kabaca hesapladı kafasında. Önce aynı ülkede ve aynı şehirde yaşama ve karşılaşma ihtimallerini hesapladı. Sonra da aynı rüyayı görme, aynı okulda okuma ve aynı sınıfta ders görmüş olma ihtimallerini hesapladı. Bir kaç saniye sonra hesaplamaları tamamladı. İhtimaller çok düşüktü, önemsenmeyecek kadar düşük. Ama her nasılsa bu iki insan sınıf arkadaşı çıkmıştı. Sinem cevap beklercesine ona baktı ve “Ne düşünüyorsun? Bu sence tesadüf mü?” dedi. Semih bakışlarını yerden kaldırdı. Yüzünde düşünceli ve şüpheci bir ifade vardı. “Rüyamızda gördüğümüz adam bir Alman ve ikimizde Almanya’ya gittik. İkimiz de aynı ilkokulda aynı sınıfta okuduk ve Almanya’ya ilk olarak ilkokuldaki okul gezisinde gittik. Bence ya Matthew bizim sınıf arkadaşımızdı, ya da aynı gezide o da vardı.” dedi. Sinem bu düşünceler karşısında afallamıştı. Bunlar ona komple teorisi gibi geliyordu ama doğru olma ihtimali vardı. İlkokul arkadaşlarının isimlerini hatırlamıyordu. Semih’in de hatırlamadığı çok açıktı. Bir an duraksadı, sonra önemli bir şey bulmuş gibi Semih’in suratına baktı. Semih’le göz göze geldiklerinde Semih’te durumu anlamıştı. “Burası onun sığınağı. Onun için önemli ve değerli ne varsa hepsi burada olmalı. Belki bir ipucu bulabiliriz.” dedi Semih ve yerinden fırladı. Sinem de onu takip etti.
Önce Matthew’in yatak odasına girdiler. Semih dolapları, Sinem de çekmeceleri kurcalamaya başladı. Dolabında fazla elbise yoktu. Semih dolabın her yerini aradı ancak işe yarar bir şey bulamadı. Sinem çekmeceleri kurcalarken bir fotoğraf albümü buldu. Semih’i yanına çağırdı ve beraber albüme baktılar. Fotoğraflar çok eskiydi. Muhtemelen Matthew’in annesinin ve babasının fotoğraflarıydı. Ailesi dışında başka kimsenin fotoğrafı yoktu albümde, hatta kendisinin bile. Albümden bir şey çıkmayacağını farkedince aramaya devam ettiler. Yatak odasında bir şey bulamamışlardı. Sonra mutfağa ve depoya baktılar. O odalardan da bir ipucu çıkmadı. Geriye oturma odası ve laboratuvar kalmıştı. Önce oturma odasını baştan sona aradılar. Odada zaten fazla bir eşya yoktu. Bir koltuk, bir kanepe, bir masa, bir kaç sehpa ve eski tüplü bir televizyon. Aramaları uzun sürmedi. Yine ellerinde bir şey yoktu. Son çare olarak laboratuvar kalmıştı.
Semih laboratuvardaki dolapları teker teker inceledi. Dolaplardan birinde kimyasal maddeler vardı. Hepsi düzenliydi ve kategoriler halinde yerleştirilmişti. Semih Matthew’in paranoyaklık derecesinde düzenli olduğunu düşünüyordu. Gerçi davranışlarını düşününce tek paranoyak tavrı düzenli olmak üzerine değildi. Başka bir dolap içerisinde elektronik devreler barındırıyordu. Bir diğeri ise koca bir alet çantası gibiydi. Semih kimyasal maddelerden ve elektronik devrelerden anlamıyordu. Matthew’in ne üzerine deneyler yaptığı konusunda zerre kadar fikri yoktu. Sinem o esnada masaların üzerinde duran düzenekleri inceliyordu. Bir tanesinin üzerinde bir bilgisayar vardı. Bilgisayar yerde duran 6 farklı bilgisayara bağlıydı. Bu bilgisayarda çalışan ilginç bir program gözüne çarptı. Programda iki boyutlu mekan çizimleri vardı. Bu mekanların içinde hareket eden iki boyutlu geometrik cisimler vardı yine. Ayrıca masanın üzerinde de bir sürü karma karışık not ve karalama duruyordu. Sinem programın ne olduğuna anlam veremedi, ancak bir simülasyon olduğunu tahmin ediyordu. Semih ekrana göz gezdirdi. “Ne için olduğunu bilmiyorum ama bu basit yaşam formlarının hareketlerini gözlemlemek için yapılmış bir simülasyona benziyor. Şu ufak cisimleri görüyor musun? Onların hepsi birer canlı ve birbirinden bağımsız hareket ediyorlar. Arkaplanda çalışan basit bir yapay zeka olduğu çok açık.” dedi. Sinem etkilenmişti. Semih’e şaşkın bir vaziyette baktı ve “Sen bütün bunları nereden biliyorsun?” diye sordu. Semih ufak bir tebessüm etti ve “Benim uzmanlık alanım yapay zeka.” dedi. Sinem gülümsedi ve diğer masaya döndü. Masanın üzerinde sayısal loto çekilişi yapan ufak bir cihaz vardı. Tek fark bu cihaz cam bir kap içerisinde tamamen yalıtılmış bir ortamdaydı. Muhtemelen ortam vakumlanmıştı. Masanın üzerinde bir sürü sayısal loto tahmini yazan kağıt vardı. Belki yüzlerce tahmin yazılıydı kağıtlarda. Ayrıca bazı kağıtlarda matematiksel denklemler vardı. “Matthew kısa yoldan para kazanmaya hevesli bir tip değil bence. Hem ihtimalleri göz önünde bulundurunca yaptığı şey çok gereksiz zaten. Peki o zaman niye böyle bir şeyi araştırıyor ki?” dedi Semih. Bu cevap beklemediği bir soruydu ve Sinem’de bunu farketmişti. Sonra en büyük masanın yanına gittiler. Masanın üzerine uzun üç parça kağıt yapıştırılmıştı. Hepsinin üzerinde uzun birer çizgi vardı ve çizgilerin üzerinde bazı noktalar işaretlenmişti. Ancak masada başka hiç bir şey yoktu. İkiside bu çizgilere bir anlam veremedi. Laboratuvardan da bir şey çıkmamıştı. Her yere bakmışlardı ancak sığınakta hiç bir ipucu yoktu.
Saat gecenin dördüydü. İkisi de uyanık kalmaya çalışıyordu. Matthew rüyasında kaybolmuştu. Aynısının başlarına geleceğini düşündükçe korku kaplıyordu içlerini. Bu yüzden uyumamaları gerekiyordu. Sinem Matthew’in laboratuvar notlarını inceliyordu. Semih oturma odasına gitti. Karanlıkta bir koltuğa çöktü. Sığınak geceleri soğuk oluyordu. Üniversitedeki günleri geldi aklına. Yurtta kaldığı günlerde bazı geceler düşünmekten uyuyamazdı. Yatakta bir kaç saat kıvrandıktan sonra kalkıp düşüncelerini yazardı. Hep kafasını kurcalayan bir şeyler vardı. Bilimsel konular, çözülemeyen problemler, din, toplumsal tabular, vb ... Bazı geceler çok soğuk olurdu. O zamanlarda kendini çok güçsüz hissederdi. Koskoca evrende ne kadar değersiz ve önemsiz olduğunu düşünürdü. Büyük fikirleri vardı ama hiçbirini hayata geçirecek gücü yoktu. Ortaokulda öğretmeninin ona söyledikleri geldi aklına, “Çok akıllı bir çocuksun Semih. Büyük hayalleri olan küçük bir adamsın. Bir gün gerçekten inanırsan ve çabalarsan dünyayı değiştirebilirsin.”. Normalde bir insan çocukluğunda böyle bir cümle duysa, bu motivasyonla çok daha girişken olabilirdi. Ama Semih öyle değildi. Arkadaşları yıllarca dalga geçti onunla. Hep hayallerinin ve düşündüklerinin gereksiz ve saçma olduğunu söylediler. Arkadaşlarının tavrı ve kendini ispatlayamamış olmanın verdiği aşağılık kompleksi sardı yine içini. Kendisini yine hiç bir şeye gücü yetmeyen çaresiz biri gibi hissediyordu. Hayatında iyi giden hiç bir şey yoktu zaten. Bir de bu aptal rüyalar dünyayı cehenneme çevirmişti. Kendisini bir kaçak gibi hissediyordu. Peşinde silahlı adamlar vardı. Matthew’i aradıklarını biliyordu, ancak ona ulaşmak için gelecekleri kişilerden biri kendisiydi. Bu ihtimal onu deli ediyordu. Vücudunun ısındığını hissetti. Yine öfkelenmişti. Hayatında yanlış giden şeylerden, hiç bir olaya ses çıkaramayan korkak ve pısırık biri olmaktan, hayallerini başaramamış olmanın verdiği eziklikten nefret ediyordu. Kendisinden nefret ediyordu. Her şey kötü gittiği için suçlayacak birine ihtiyacı vardı. Ne zaman öfkelense ve bunlar aklına gelse, suçlayabileceği tek bir kişi olduğunu biliyordu. O da kendisiydi. İçinde bulunduğu hayattan değil kendisinden nefret ediyordu. Elleri titremeye başladı. Kesik kesik nefes alıyordu. Vücudunun karıncalandığını hissetti. Gözleri büyümüştü. Yine sinir krizi geçiriyordu. “Nefret ediyorum, nefret ediyorum, nefret ediyorum, ...” diye söyleniyordu. Öfke ile ayağa kalktı ve yerde duran küçük sehpayı tuttuğu gibi televizyona fırlattı. Büyük bir gürültü ile televizyonun camı kırıldı ve televizyon yere düştü. Sinem koşarak oturma odasına geldi. Işığı yaktı. Yerde duran paramparça televizyona baktı önce, sonra da karşısında ağlayan Semih’e baktı. Koltuğun üzerine yığılmış sessizce ağlıyordu. Yanına gitti, ona sarıldı. “Sakin ol, her şey geçti. Bu kadar ümitsiz olma. Bende senin gibi korkuyorum ve sana ihtiyacım var. Bu işin içinden çıkarsak birlikte çıkacağız. Ben sana güveniyorum ve her zaman yanındayım. Lütfen sende kendine güven.” diye fısıldadı Semih’in kulağına. Sesi çok narin ve yatıştırıcıydı. Semih’in ağlaması kesildi. Elleri de titremiyordu artık. Yavaşça kafasını kaldırdı ve Sinem’in güzel yüzüne baktı. O kadar duygulanmıştı ki, biraz cesareti olsa orada Sinem’i öpebilirdi. Aklından geçen düşünceyi savuşturmak için kafasını televizyona çevirdi. Yerde parçalanmış duruyordu ancak içerisinde bir kutu vardı. Semih Sinem’e kutuyu gösterdi. Beraber kalkıp televizyonun yanına gittiler. Televizyonun tüpü yoktu. Onun yerine bir kutu konulmuştu içine. İkisi de o an televizyonun göstermelik olduğunu farketti. Sinem kutuyu televizyonun içinden çıkardı. Semih fırlattığı sehpayı kaldırdı. Kırılmamıştı ve hala ayakta durabiliyordu. Sinem kutuyu sehpanın üzerine koydu ve açtı. İçinde üç rulo kağıt vardı. Bir kurdela ile bağlanmışlardı. Ruloların altında da ters dönmüş bir kağıt vardı. Üzerinde “Hermann’dan sevgilerle” yazıyordu ve altında da bir tarih vardı “11 Nisan 1953”. Fotoğraf olduğu çok açıktı. Sinem fotoğrafı çevirdi. Gördükleri karşısında dili tutulmuştu. Semih’te aynı durumdaydı. Bunun bir tür şaka olduğunu düşünüyordu. Fotoğraf siyah beyazdı ve fotoğrafta iki adam vardı. Semih birisini tanımıyordu, ancak diğeri çok iyi tanıdığı biriydi. Yine vücudu titriyordu. Ağzından zar zor şu soru çıktı “Matthew’in bu fotoğrafta ne işi var?”. Sinem daha bir sarsılmıştı. Semih’in yüzüne anlamsız bir şekilde baktı ve o soruyu sordu “Daha da önemlisi, Matthew’in Bay X’le ne işi var?”
Yorumlar
Yorum Gönder